Peygamber Efendimizin Hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Peygamber Efendimizin Hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Nur kâfirden geçmedi


Âdem aleyhisselam yaratıldığı anda,
Resulullahın nuru parlıyordu alnında. 

Ondan itibaren de, Resulullaha kadar,
Nur, temiz alınlardan dolaştı hep bu karar.

Âyet-i kerimede buyuruldu mealen:
(Sen, yani senin nurun, hep secde edenlerden,

Dolaştırılıp sana intikal eylemiştir.)
Yani Nur, hiçbir zaman kâfirden geçmemiştir.

Yaratılan ilk insan Âdem aleyhisselam,
Peygamber-i zişândan zerre taşıdığından,

Nur, emanet olarak kondu onun alnına.
Zühre yıldızı gibi başladı parlamaya.

Bu zerreyle birlikte (Nur) da Âdem Nebi'den, 
Havva validemize geçti müteakiben.

Hazret-i Havva’dan da, Şit aleyhisselama,
Ondan da geçiverdi onun evlatlarına.

Hep temiz erkeklerden, hep temiz kadınlara,
Temiz kadınlardan da, hep temiz adamlara.

Yani hep müminlerden dolaşarak bu minval,
Nihayet sahibine eylemiştir intikal.

Âdem Nebi’nin yaşı, vakta ki erdi bin’e,
Hastalanıp, göç etti ahiret âlemine.

Henüz vefat etmeden, Şit adlı evladını,
Çağırıp, yaptı ona şu son nasihatını:

Buyurdu ki: (Ey oğlum, alnında parlayan Nur,
Muhammed Mustafa’ya mahsus olan bir nurdur.

Bunu muhafazada gayret eyle sen dahi.
En pakize hanıma teslim et emaneti.

Bu hususa çok fazla ver sen de ehemmiyet.
Sen de, çocuklarına böyle eyle vasiyet.)

Hepsi, babalarının tutup vasiyetini,
Çok iyi korudular bu Nur emanetini.

Hep mümin alınlardan geçerek o Nur yine,
Ulaştı en nihayet hakiki sahibine.

Yani Resulullahın dedelerinin hepsi,
Mümin ve pek şerefli kimselerdi cümlesi.

Onlardan birisinin, iki oğlu olsaydı,
Veyahut bir kabile, ikiye ayrılsaydı,

Resulullahın Nuru, daha şerefli olan,
Oğul ve kabilede bulunurdu her zaman.

Her asırda, Resulün dedesi olan zatlar,
Yüzlerindeki nurdan bilinirdi aşikâr.

Seçkin bir soy vardı ki, işbu nuru taşıyan,
Onlar, güzel ve nurlu olurdu başkasından.

Bu nurla, o kimseler, kardeşlerinden bile,
Ayrılır, daha üstün olurdu o kabile.

Hazret-i İbrahim’in babası Taruh dahi,
Asil bir aileden, temiz bir mümin idi.

Halilullah, dünyaya gelmeden önce fakat,
Oğlunu göremeden imanla etti vefat.

Yine mümine idi validesi Emile,
Oğluna, bu Taruh’tan kalmış idi hamile.

Azer diye kardeşi var idi ki Taruh’un,
Ölünce, bunun ile evlenmişti bu hatun.

Azer, Halilullahın değildi öz babası.
Hem amcası olurdu, hem de üvey babası.

Her şey Onun şerefine Yaratıldı


Allahü teâlânın Habibi, Sevgilisi,
Mahlukatın en üstün, en güzel, en iyisi.

Allah Onu methetmiş, en çok Onu sevmiştir.
Bütün ins’e ve cinne peygamber göndermiştir.

Allah, her Peygambere ismiyle etti hitap.
Ona, (Habibim) diye buyurmuştur iltifat.

Bir âyette, mealen buyurdu ki Rabbimiz:
(Seni, rahmet olarak gönderdik âleme biz.)
Ve yine buyurdu ki: (Sen olmasaydın eğer,
Hiçbir şey yaratmazdım, olmazdı yer ve gökler.)


Her Peygamber, kendinin yaşadığı devirde,
Kavminin, her bakımdan üstünüydü o yerde.

Resul-i zişân ise, dünya yaratılandan,
Tâ kıyamete kadar, her devirde, her zaman,

Dünyanın her yerinde gelmiş veya gelecek,
İnsanların hepsinden üstündür, bu bir gerçek.

Kimse üstün olamaz Ondan hiçbir bakımdan.
Onu öyle yaratmış her şeye kadir olan.

Hicretten elliüç yıl önce, Mekke şehrinde,
Rebiül evvel ayı, onikinci gününde,

Pazartesi gecesi ve sabaha karşı hem,
Dünyaya teşrifiyle nurlandı bütün âlem.

Hiçbir şey yaratmadan evvela cenâb-ı Hak,
Peygamber-i zişânın nurunu eyledi halk.

Önce kendi nurundan latif, büyük bir cevher,
Yaratıp, o cevherden var oldu başka şeyler.

Görünen görünmeyen, her ne ki varsa hatta,
Hep ondan yaratıldı, ne varsa kâinatta.

İlk var olan bu cevher, (Nur-u Muhammedî)dir.
Ruh’un ve her maddenin menşei bu cevherdir.

Sual etti Resule Cabir ibni Abdullah:
(Allah, neyi yarattı önce ya Resulallah?)

Buyurdu ki: (Her şeyden evvela cenâb-ı Hak,
Senin Peygamberinin nurunu eyledi halk.

Yani benim nurumu, kendinin nurundan hem,
Yarattı ki, o vakit yok idi Lehv ve Kalem.

Ne Cennet, ne Cehennem, yer ve gök, Arş-ü felek,
Yok idi ay ve güneş, yoktu hem ins-ü melek.)

Vakta ki Âdem Nebi, topraktan halk olundu,
Bu Nur-u Muhammedî onun alnına kondu.

Kendi ruhu verilip, etrafını görünce,
Alnındaki parlayan bu nuru gördü önce.

Sonra da ilham ile bildirdi cenâb-ı Hak. 
Ona, Ebu Muhammed diyerek etti hitap.

Dedi ki: (Ya ilahi, bana Ebu Muhammed
Diye hitab edersin, acaba nedir hikmet?)

(Başını kaldır da bak!) buyurdu Hak teâlâ.
Kaldırınca gördü ki, yukarda Arş-ı a’la.

Ve nurdan (Ahmed) diye yazı vardı hem dahi.
Hemen sual etti ki: (Bu, kimdir ya ilahi?)

Buyurdu: (Evladından, bir büyük Peygamberdir.
İsmi, göklerde Ahmed, yerlerde Muhammed’dir.

Eğer O olmasaydı, seni halk eylemezdim.
Yeri, göğü ve hatta hiçbir şey var etmezdim.)