Cin Padişahları (7 Cin Padişahı)


Cin Padişahları (7 Cin Padişahı)

Pazartesi günü, Abdullah el-Hiyem ibni Ehlim Mürre'dir (Müreh).  Tacı vardır. Çadırı yündendir ve yardımcılarının giyimi beyazdır. Müslüman olup adını Yusuf olarak değiştirmiştir. Mekanı Mardin'in Musaybin ilçesi olup oranın sakini ve kralıdır. 150 cm boyunda olup elleri, olduğundan daha uzun bir görüntüye sahiptir. İki hizmetkârı da kendisine benzer. Şimşek hızına sahiptir. Bu cin, Hz. Muhammed'in elleri arasında bu dini kabul eden cin padişahıdır.

Salı günü, Mihrez el-Ahmer'dir. Tacı, altındır ve çadırı  yündendir. Yardımcılarının giyimi, kırmızıdır. İblis'in çocuklarından biridir. Kırmızı renkte ve insan görünümündedir. İnsanlara tasallut ettiğinde (musallat olduğunda) burunlarından kan akıtır. Kuyuları kurutur. Ateşten yatanların çoğuna halisünasyon gösterme yeteneğine sahiptir.

Çarşamba günü, Burkan'dır. Tacı vardır ve çadırı yündendir. Yardımcılarının giyimi, sarıdır

Perşembe günü, Şemharuş'tır (Şemhurış). Tacı vardır ve çadırı yündendir. Yardımcılarının giyimi,.beyazdır. Çok bilge bir görüntüye sahiptir. Görüntü itibariyle insana çok benzer. Görevi; altın, hazine vs. işlere hakimlik yapmak ve bu işleri yönetmektir.

Cuma günü Ebyab (Ebyed) ya da Zevba'dır (Zubea). Bunun iki adı vardır. Tacı vardır ve  çadırı yündendir. Yardımcılarının giyimi yeşildir. Ay'ın etkisindeki cin padişahıdır. Her yanı beyazdır ve ürkütücü bir şekli vardır. Soğukkanlı bir görünümdedir. Bilgin ve akıllı cin liderlerinden biridir. Emrinde onlarca cin hizmetkârı bulunur. Aşk ve iki şahsı birleştirme gücüne sahiptir. Görüntü olarak ihtişamlı bir kral görümündedir. Davetlere hemen hemen hiç cevap vermez.

Cumartesi günü,.Meymun Ebu Nuh'tur. Tacı vardır ve çadırı yündendir. Yardımcılarının giyimi, siyahtır. Uranüs'ün yeryüzü cini de diyebiliriz. Görünüm olarak yaşlıdır ve elinde bir asa ile dolaşır. Çenesinde yedi kıl vardır. Genelde kuyu kenarları ve harabe yerlerde dolaşır. Uçma özelliğine de sahiptir. Babasının adı, Deybac Afif'tir.
Pazar günü, Ebu Abdullah Müzheb'dir. Tacı vardır  ve çadırı yündendir. Yardımcılarının giyimi beyazdır

Bu 7 padişahların emrinde toplam 378 kabile vardır. Her bir padişaha 54 kabile düşüyor ve bu kabilelerin sayını yanız Allah-u Teâlâ bilir. Bu padişahların hükmüne girmeyen 42 kabile daha vardır. Bunlar şeytânî ve azgın cinlerdir. Taçı altın olan Mihrez el-Ahmer, bütün kabilelere hükmedebilir.

Diğer Cin Padişahları

Denaheş: Gezici cinlerdendir. Tayfasındaki cinler, hayal gösterme (halisünasyon) ve insanların aklını çelme (vesvese) gücüne sahiptirler. Hayallerde uzman olduğundan gerçek yüzünü gören hiç olmamıştır.
Fekacin Meğmet: Davetlerde en hızlı cinlerden biridir. Hemen hemen tüm Arapça kitaplarda ondan bahsedilir.
Kemtemin: En korkunç cin krallarından biridir.Davetlerde genellikle korkunç bir yüze sahiptir.
Mazerin: Arap Yarımadası'ndaki dört büyük cin kralından biridir. Savaşçı bir görüntüsü vardır. Güçlü bir ordusu vardır ve bu kralı, bir tabutu taşır gibi tahtını omuzlayan hizmetkârlarıyla davetlere katılır.
Se'nik: Çok güçlü bir cin kralıdır. İfritlerden oluşan bir ordusu vardır. Diktatör bir yapıya sahip olduğu gibi, kontrol edilmesi zor bir cindir. Mekanı, Arap ülkesindeki yarımadalardır. Tahtına oturmuş, soğul ve orta yaşlardaki bir insan görümündedir.
Teykel: Arap yarımadasının en büyü dört cin padişahından biridir. Çok güçlü bir cin ordusuna sahiptir. Emrinin altında dağlar kadar cin vardır. Bu cin, okült sıralamadaki 4 kaba elementten meydana gelme olup, çıplak gözle az da olsa yoğunlaşıp kişilere görülebilir.[1][2][3]

Kaynaklar

[1] www.istasy10.com
[2] www.ruhsalenerji.com
[3] Sihr-ül Acâîb
http://gizliilimler.tr.gg/

Cinlerin Atası İblis midir?


Cinlerin Atası İblis midir?

Kurân tefsircileri cinlerin babasının "Caan" olduğunu söylerler. Tefsircilere göre insanların atası Hz. Adem olduğu gibi. cinlerin atası da İblistir. Kuran da İblisin Cin taifesinden olduğu açık bir şekilde belirtilir (Kehf Suresi 51. ayet). Griler yeryüzünün melekler de gökyüzünün sakinleridir. Ibn-i Abbas rivayet etmiştir. "Cenâb-ı Hak cinleri yaratınca isteklerini sordu: Onlar da biz görelim ama görünmeyelim, ölünce toprak altında kaybolalım" dediler. Bu istek, kendilerine verildi. Hakikaten onlar görürler görünmezler. Öldüklerinde de toprak içinde kaybolurlar.
Kur'ân-ı Kerimin Rahman Suresı'nin 15. ayetinde cinlerin dumansız ve korsuz ateşten yaratıldıktan belirtilmektedir, cinlerin mahiyeti ve yapısı mevzuunda Kur'ânın verdiği malûmat bu kadardır, ancak bu konuda hadisi şeriflerde tafsilatlı bir şekilde bilgi verilmektedir. Hicr suresinin 27. ayetinde ise "vücudun gözeneklerine nüfuz eden kavurucu ateş" tabiri de kullanılmaktadır, Cin kelime anlamı olarak örtülü ve perdeli demektir.http://gizliilimler.tr.gg/

Cin Suresi

cin suresi, 1. bölümRahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
1.De ki: "Bana vahyedildiğine göre cinlerden bir grup (Kur'an'ı) dinledi ve şöyle dediler: "Doğrusu biz hayret verici bir Kur'an dinledik.
2.O (Kur'an) doğruluğa iletiyor. Biz de ona iman ettik. Artık Rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız.
3.Muhakkak ki Rabbimizin şanı pek yücedir. O ne bir eş ne de çocuk edinmiştir.
4.Doğrusu bizim beyinsizimiz Allah hakkında saçma şeyler söylüyormuş.
5.Oysa biz insanların ve cinlerin Allah'a karşı yalan söylemeyeceklerini sanmıştık.
6.İnsanlardan bazıları, cinlerden bazılarına sığınırlardı; bu da onların azgınlıklarını artırırdı.
7.Onlar da sizin sandığınız gibi Allah'ın hiç kimseyi diriltmeyeceğini sanmışlardı.
8.Doğrusu biz göğü yokladık da onu güçlü bekçiler ve parlak ateşlerle doldurulmuş bulduk.
9.Oysa biz (daha önce, gayb haberlerini) dinlemek için orada bazı oturacak yerlere otururduk. Ama şimdi kim dinleyecek olursa kendisini izleyen parlak bir ateş(i karşısında) buluyor.
10.Bilmiyoruz, acaba yeryüzünde olanlar için bir kötülük mü istendi yoksa Rableri onlar için bir hayır mı diledi?
11.Gerçek şu ki, bizden salih olanlar da var, bunun aşağısında olanlar da. Biz, çeşit çeşit yollara ayrılmış gruplardık.
12.Biz, yeryüzünde Allah'ı aciz bırakamayacağımızı, (göğe) kaçmakla da O'nu aciz bırakamayacağımızı anladık.
13.Ve biz doğruluğa ileten (Kur'an)'ı duyunca ona iman ettik. Kim Rabbine iman ederse (sevabının) eksik verilmesinden de, haksızlığa uğratılmaktan da korkmaz.cin suresi, 2. bölüm14.Bizden Müslümanlar da var, haksızlık edenler (doğru yoldan sapanlar) da. Kim Müslüman olursa işte onlar doğruyu arayıp bulmuşlardır.
15.Haksızlık edenler ise cehennem için odun olmuşlardır."
16.Gerçek şu ki onlar yolda dosdoğru gitselerdi onlara bolca su verirdik.
17.Bununla onları imtihan etmek için. Kim Rabbinin zikrinden yüz çevirirse onu zor bir azaba sokar.
18.Şüphesiz mescitler Allah'ındır. Öyleyse Allah'la beraber başkasına tapmayın.
19.Gerçekten Allah'ın kulu O'na ibadet için kalktığında onun üzerine üşüşerek neredeyse keçe gibi olacaklardı.
20.De ki: "Ben ancak Rabbime dua ediyor ve O'na hiç bir şeyi ortak koşmuyorum."
21.De ki: "Ben size ne bir zarar, ne de bir yarar dokundurma gücüne sahibim."
22.De ki: "Hiç kimse beni Allah'tan (gelecek azaptan) kurtaramaz ve ben O'ndan başka sığınılacak birini de bulamam.
23.(Benim yaptığım) sadece Allah'tan geleni ve onun gönderdiklerini tebliğdir. Kim Allah'a ve peygamberine karşı gelirse onlar için içinde sonsuza kadar kalacakları cehennem ateşi vardır.
24.Sonunda kendilerine vaat edileni gördüklerinde kimin yardımcı bakımından daha zayıf ve sayıca daha az olduğunu bilecekler.
25.De ki: "Size vaat edilen yakın mıdır yoksa Rabbim onun için uzun bir süre mi koyar bilemem.
26.O, gaybı bilendir. Kendi gaybını kimseye açmaz.
27.Ancak elçilerinden hoşnut oldukları müstesna. Çünkü O, bunun önüne ve arkasına gözetleyiciler koyar.
28.Öyle ki, Rablerinin risaletlerini (kendileri vasıtasıyla gönderdiği hükümleri) tebliğ ettiklerini bilsin. (Allah) onlarda olanı kuşatmış ve her şeyi sayı olarak saymıştır.

Evlerdeki Haşere ve Hayvanlar Cin Olabilir mi?

haşere, hamam böceği, hamamböceği, kakalak

Cinler Hayvan Kılığına Giriyor

Cinler insan kılığında görünebilecekleri gibi, hayvan şeklinde de görünebiliyorlar. Bunun yanında bazı hadislerde cinlerin yılan, akrep, sığır, merkep ve kuş kılığına girdikleri de anlatılmaktadır. Nitekim. Nahle Vadisı'nde Efendimiz (s.a.v.), onlardan biat kabul ederken, akrep ve kedi gibi herhangi bir hayvan kılığında görünmemelerini istemiş, illa görüneceklerse de kendi suretleri, ya da daha başka munis suretlerde görünmelerini cinlere teklif etmiştir. Ümmetine de, Evinizde böyle bir haşere gördüğünüzde, ona önce üç defa "Allah rızası için git" deyin, belki o Cin kardeşlerinizden biri olabilir. Eğer gitmezse o zaman Cin değildir; zarar verecekse öldürebilirsiniz" buyurmuştur. Bu bir bakıma iki ayrı taifenin, iki ayrı cinsin veya iki ayrı sınıfın anlaşması gibiydi ki, onun bu teklifine karşı cinler de,"Ümmetin her şeye besmele çeker, her şeyi kapatır ve muhafaza ederse, biz onların yiyecek ve içeceklerinden ne yer, ne de içeriz"diyerek söz vermişler.
Cinlerin bizim yediklerimizden nasıl istifade ettiklerini bilemiyoruz. Belki havasından, belki kokusundan, belki de keyfiyetinden istifade etmektedirler. Nitekim bir Hadis-i şerifte; 'Tezek ve kemiklerle taharetlenmeyiniz; çünkü onlar Cin kardeşlerinizin yiyecekleridir.' [1]

İslam Öncesi Türklerde Cin Kavramı

Anadolu folklorundaki biçimiyle cinlerden hüddam edinme inancının, Türklerin Müslümanlık öncesi inançlarında da yer aldığını söylemek pek mümkün değildir. Türk Şamanizm'inde, doğaüstü varlıklarla ilişki kuran kişiye “kam” veya Kırgızlar'da hâlâ kullanıldığı gibi “bakşı”denir. Bakşı'nın koruyucu ruhu olarak sözünü ettiği “arvak” ile hadîm bir cinden bahsetmediği açıkça bellidir. Diğer yandan, zaman içinde yok olup giden Türk Şamanizm'inde de cin benzeri varlıklara inanıldığı biliniyor. Fakat, bu inancın temellerinde Budizm'in köklü bir etkisi olduğu da kesindir. Uzakdoğu dinlerinin esas ilkeler açısından Ortadoğu'dakilere oranla büyük farklılıklar taşıması sebebiyle, bu farkın mitolojik unsurlarda da kendini göstermesi kaçınılmazdır.

Nitekim, İslam öncesi Türkler'den kalma ve “çıvı” olarak geçen bir terimi, Mahmud Kaşgarî, “Dîvanü Lûgat-it Türk” adlı kapsamlı sözlüğünde açıklarken, İslam'ın etkisi ile bunun "cinlerden bir bölük" olduğunu yazmak zorunda kalmıştır. Oysa, Yakut Türkleri'ndeki Şamanizm'de - ki İslam-Arap etkisinde kalmamış nâdir bir koldur - görülen “ije-kil” ile paralel anlamdadır “çivi”. İje-kil; herhangi bir kişinin, ruhu gibi bedenine bağlı olan ve canı olarak tercüme edebileceğim biçimde tanımlanmaktadır. Çıvı da, fertleri birbirine bağlı bir toplumun kollektif canı gibi düşünülmüştür. Mesela, eski metinlerde anlatıldığı üzere; savaş anında birbirine saldıran iki ordunun askerleri çarpışırken, o iki toplumun çıvılarının da birbirine saldırdığına inanılırmış. Özellikle askerler gece vakti istirahatta iken, askerlerden çıkan çıvı daha da güçlenir ve böylece karanlıkta müthiş bir savaş olurmuş. Öyle ki, askerler geceleyin çıvıların attığı oklardan korunmak için çadırlarından dışarıya adım atmazlarmış.

Kaşgarlı Mahmud'un Türkler ile ilgili muhteşem eserini, Abbasi halifesi Muktedî'ye takdim ettiği yıllarda, doğudan itibaren Akıncılar Anadolu'ya girmeye başlamışlardı. Bu Akıncıların Orta Asya'daki İslam öncesi eski Türk kültür öğelerini ne ölçüde Anadolu'nun otantik etkisinden koruyabildiğini bilmiyoruz. Ancak, Anadolu'nun eski Doğu Roma İmparatorluğu'ndan kalma halkının âdet ve inançlarından günümüze kadar gelen bazı cin-peri hikayelerinin varlığını inkâr etmek mümkün değildir.

Bu sebeple, günümüzdeki Anadolu inançlarının kökünü; Akıncıların göçerlikten yerleşikliğe geçerken küçük beylikler kurmaya başlamalarıyla birlikte, Arap-İslam kültürünün Bizans-Anadolu ortamında yorumlanışında aramak gerekir. Burada Osmanlı kültürünü - içeriği çok zengin olmasına rağmen - aynen kendisinden önceki gibi İstanbul'un surları içinde sıkışıp kalmış ve 15-20 yıl önce de Anadolu kültürü tarafından tamamen yok edilmiş olması yüzünden dikkate almıyorum. Esasında, cinlerle ilgili inançlarda da Anadolu ile Konstantinopolis (Der-Saadet) arasında dikkati çeken farklar vardır.

İnsan, Cinleri Nasıl Kendine Musahhar Ediyor?

insan, cinBazı insanların cinlerle görüşüp onlardan yardım görmesi, Müslümanların imamları tarafından bilinen bir gerçektir, insanın nefsi habislenip, tabiatı bozulunca, yani bir nevi şeytanlaşınca, günah işlemeye iştah duyup, lezzet alır. Dolayısıyla şeytanın arkadaşı olur. Artık kötü işler yapmaya aşık olur. İbn-i Haldun, "Mukaddeme"sinde "Sahirin cinle görüşmesi, şeytana ve yıldızlara teveccüh yolu ile gerçekleşiyor. Bu teveccühün de onların yıldıza ibadet, şeytana ibadet, tazim ve tezeliül ve onlara secde etmeleri ile kendini göstermektedir." diyor. Artık şirk ve küfür sebebi i!e şeytan ile arkadaş olunca, şeytan onu seviyor ve bu sebeple onu mükâfatlandırıyor. Şeytanın adamlarından birisi herhangi bir insana vuruyor. O insanı da sahire götürüyorlar. Ona gitmesi sebebi ile şeytan ondan elini çekiyor. Hasta iyileştim diye ona para veriyor, dolayısı ile ona yardım ediyor. Bu sahir, birine sihir yapmak istediğinde herhangi bir sureyi yazıp, sonra onu sidik ile veya herhangi bir necis ile silmesini söyler o da şeytanın dediği gibi yapar ve şeytan ona yardım eder. 

Şehirlerden bazılarının itirafı: Bir tanesine sihrinin nasıl tesiri olduğu soruldu, o da şu cevabı verdi. "Ben sihri yapmadan evvel Kuran-ı Kerim'den şu sûreyi tabağa yazar, yazının üstüne bevledip yazıyı bozarsın ve öylece yaptığım işte başarılı olurum." Başka bir tanesi şöyle diyor; "Ben sihir yapmadan önce sidik ile abdest alır iki rek'at namaz kılar ve sihirimde başarılı olurum." İstanbul'daki sahirlerden bir tanesinin itirafı; "Ben Kuran'ı kıçımın altına alıyorum, cinler o zaman bana yardım ediyorlar". Sahir ve sihir ile alakalı geniş izahatlar ilerde gelecektir.[1]

Dantecilerin tanrısı

Sual: Tarımı bilmeyenin tarım hakkında konuşması mesela,(Kabak ağaçlarının budama zamanı geldi) demesi gibi, din cahili bir muhabir de, (Hac, bu yıl da, Kurban Bayramı’na denk geldi)demişti. Dini bilmeyenin de, din hakkında yazı yazması böyle gülünç oluyor. 13. yüzyılda yaşamış İtalyan şair ve yazar Dante’nin üç ciltlik İlahi Komedya kitabını önemli bir eser zannederek birkaç defa okuyan deist bir yazar, bu kitabın etkisinde kalarak saçma sapan şeyler yazmış. Özetle diyor ki:
(1- Tanrı konuşmaz.
2- Tanrı, kimin Cennete, kimin Cehenneme gideceğini söylemez.
3- Kimse de bunu bilmez.
4- Bazıları Cehenneme gönderme yetkisini kendinde görür.
5- İnsanlar yanlış iş yapınca tanrının canı acır.
6- Ömrünü tanrılara ibadetle geçiren papa, Cehenneme gitmez.
7- Gerçek Müslümanlar bu anlatılanları çok iyi bilirler.)

Bunlara İslâmiyet'e uygun bir cevap verilebilir mi?

CEVAP
Dinden haberi olmayanlar nedense, çok tanrıdan bahsediyorlar. Yer tanrısı, gök tanrısı, aşk tanrısı, laiklik tanrısı, zındıklık tanrısı... Bir de bunlar, tanrıça yani dişi tanrı diyorlar. Hristiyanların üç tanrısı var. Bu deistlerin sayılamayacak kadar erkek ve dişi tanrıları var. Çok tanrı olunca, çok iş yapılır sanıyorlar. Bir de tanrıyı âciz insana benzetiyorlar. İnsan, ne kadar kuvvetli olursa olsun bir şey yaratamaz ve ölmeye mahkûmdur. Bunların tanrı dedikleri ile Allah ayrıdır. Deistler Allah’ı tanrı sanıyorlar. Bu çok yanlıştır. Her şeye gücü yeten Allahü teâlânın hâşâ suçluları cezalandıracak gücü olmadığını sanıyorlar. Din denilince Dante’nin anladığı gibi safsataları din sanıyorlar. Onun saçmalarını okumayı meziyet olarak görüyorlar. Deist yazar, dinden bahsediyor, ama nedense Müslümanlıktan ve Kur’an-ı kerimden hiç bahsetmiyor. Ya İslamiyet’i bilmiyor veya hiç inanmıyor.

İslâmiyet'e göre, Müslümanlığa inanan herkes Cennete, inanmayanlar yani gayrimüslimlerin hepsi Cehenneme gider. Bunu Allah bizzat bildiriyor. Müslüman olmak için imanın altı şartına inanmak şarttır. Birine bile inanmayan Müslüman olamaz. Mesela meleklere inanmasa Müslüman olamaz. Meleklere inanır, ama onları kız olarak bilirse yine iman olmaz. Meleklerde erkeklik dişilik yoktur. Nurani varlıklardır. İmanın diğer şartlarını da Müslüman gibi bilmek gerekir.
Şimdi bildirilen saçmalara dinimize göre cevap verelim:

Allah konuşur:
1- 
(Tanrı konuşmaz) diyor. Dante’nin tanrısı sessizmiş, yani o, putu tarif ediyor. Elbette putlar sessizdir, iyiye kötüye karışmaz. Ama Allahü teâlâ konuşuyor. Zati sıfatlarından biri (Kelam)sıfatıdır. Kur’an-ı kerim, kelam sıfatıdır. Allahü teâlâ, emirlerini yasaklarını Kur'an-ı kerimde açıkça bildirmiştir. Hazret-i Âdem’den beri gelen resullere de, kitaplar göndermiştir. (Allah, emir ve yasak göndermedi) demek bu kitapları inkâr etmek olur. Peygamberlere vahiy gönderdiğini ve onlarla konuştuğunu bilmeyen azdır.

Kâfirlerin Cehenneme gideceğini Allah bildiriyor:
2- 
(Tanrı, kimin Cennete, kimin Cehenneme gideceğini söylemez)diyor. Kur’an-ı kerimde, kimin Cennete, kimin Cehenneme gideceğini açık olarak bildirmiştir. Deistlerin tanrısı elbette bir şey bildiremez. Ama Müslümanların Allah'ı birçok âyette bunu bildirmiştir. Mümin sûresinin 1-11. ve Mearic sûresinin 22-35. âyetlerinde Cennete gideceklerin vasıfları bildiriliyor. Birkaç âyet-i kerime meali:
(Kâfirlerin cami yapmaları ve diğer bütün iyi işleri, boşa gidecek, Cehennemde sonsuz kalacaklar.) [Tevbe 17]

(Allah’a ve Resulüne karşı isyan edip sınırlarını [dinin hükümlerini] aşanı Allah ebedî kalacağı bir ateşe sokar.) [Nisa 14]

(Resule karşı gelip, müminlerin yolundan ayrılanı Cehenneme sokarız.) [Nisa 115]

(Allah, Meryem oğlu Mesîh’tir diyenler kâfir olmuştur. Allah, kendine ortak koşana Cenneti haram kılar; artık onun yeri ateştir.) [Maide 72]

(Ehl-i kitaptan [Yahudi ve Hristiyan] olsun, müşriklerden olsun, bütün kâfirler Cehenneme gidecektir.) [Beyyine 6]

Demek ki Müslüman olmayanların yani kâfirlerin hepsi Cehenneme gidecektir.

Müslümanların Cennete gideceğini Allah bildiriyor:
Kâfirlerin Cehenneme gideceğini bildiren çok âyet olduğu gibi, Müslümanların da Cennete gideceğini bildiren çok âyet vardır. Birkaçının meali:
(Rablerine karşı gelmekten sakınan Müslümanlar için, Allah tarafından bir ikram olarak, altlarından ırmaklar akan, ebedî olarak kalacakları cennetler vardır.) [Âl-i İmran 198]

(Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse, Allah onu, Cennete koyar.) [Nisa 13]

(İman edip güzel işler yapanları, imanları sebebiyle Rableri nimet dolu cennetlere koyar.) [Yunus 9]

Deist yazar, Dante’ye değil, Allah'a ve Onun resulü Muhammed aleyhisselama bir kulak verseydi bunları bilirdi. Peygamber efendimiz, (Cennete sadece Müslüman olan girer) buyuruyor.(Buhârî, Müslim)

3- Hristiyanlar ve Dante’nin deistleri, kimin Cennete kimin Cehenneme gideceğini bilmezse de, Müslümanlar, Kur’an-ı kerimden öğrendikleri için bilirler.

4- (Bazıları Cehenneme gönderme yetkisini kendinde görür)deniyor. Bazılarından kasıt Müslümanlar değildir. Çünkü her Müslüman bu yetkinin yalnız Allah'a mahsus olduğunu bilir. Eğer Dante’nin adamları kast ediliyorsa, onun da hiç önemi yoktur.

5- (İnsanlar yanlış iş yapınca tanrının canı acır) demek de yanlıştır. Tanrıdan kastı sessiz olan yani konuşamayan, bilmeyen put ise, putun canı yok ki acısın. Eğer Allah kastediliyorsa, Allah'ı insan şeklinde sanmak da yanlış olur. Böyle söylemenin küfür olduğu Kur’an-ı kerimde yazılıdır. Yani Allah, kendini yaratılmış bir varlık gibi görenlerin kâfir olduğunu bildiriyor.

6- (Ömrünü tanrılara ibadetle geçiren papa, Cehenneme gitmez)demek de yanlıştır. Cennete ve Cehenneme gitmenin şartlarını bunları yaratan Allah koymuştur. (Müslüman olmayan Cennete giremez) buyuruyor. Müslüman olmayan kâfirdir. Kâfirin de gideceği yer bellidir.

7- (Gerçek Müslümanlar bu anlatılanları çok iyi bilirler) deniyor. Yazının tamamından, Dantecinin kastettiği gerçek Müslüman, içki içen, namaz kılmayan, tesettüre inanmayan, papanın ve Hristiyanların Cennete gideceğini sanan kimse demektir. Böyle inananın, gerçek Müslüman değil, gerçek bir kâfir olduğunu Kur’an-ı kerim açıkça bildiriyor.

www.dinimizislam.com

Haşhaşiler

Geçmişte İslam toplumlarında kendi siyasi emellerini gerçekleştirmek üzere birtakım dini söylemleri ön plana çıkararak kendi görüş ve düşüncesinde olmayanları kafir olarak niteleyipöldürebilen "Haricîlik" akımının ve Hasan Sabbah liderliğinde terör  eylemleri yapan "Haşhaşîn"gurubunun olduğu bilinmektedir. Bu iki hareket de dinî terör olarak ifade edilebilir ise de temelde dinî söylemli siyâsî hareketlerdir. Bugün bile "Neo-haricî" denebilecek bazı terörist grupların"cihad" kavramını kullanarak terörist eylemler yapabildikleri görülmektedir.[1]
Hz. Muhammed’in ölümünden sonra İslam’ın bu ilk döneminde çatışmanın temeli halifelik makamının kime verileceği noktasında odaklanmıştı. Günümüzde de devam eden Sünni-Şii ayrılığı bu halifelik tartışmasıyla ortaya çıkmış ve Harici teröründen Haşhaşîn terör örgütüne kadar birçok terör olayının kaynağını oluşturmuştu.[2]
"Haşhaşîn", Fransızca Assassins (Caniler) sözcüğünün kökeni olarak bilinir.[3] Aynı zamanda İngilizcedeki “assassin” sözcüğünün Arapça "Haşhaşîn" (afyonkeş) sözcüğünden türediği varsayılır. Hasan Sabbah’ın müritleri, kendilerini “esaslarına bağlı olan” anlamındaki ‘Esasiyun’şeklinde adlandırıyorlardı.[4] Arapçada 'asessen' sözü 'koruyucu, bekçi' anlamına gelir. Kimi yorumcular 'gizlerin koruyucusu' deyiminin gerçek kökenini bu kelimede bulur.[5] Bununla birlikte bazılarına göre sözcüğün kökeni Marko Polo’nun 1273’teki Alamut ziyaretini anlattığı anılarında bahsettiği, haşhaştan çok alkollü içecekleri andıran bir uyuşturucudur. Haşhaşîler, Hasan Sabbah’ın 1090 yılında Alamut Kalesi’ni almasıyla kurulmuştur.[4]
Haşişi "Assassin" (suikastçi) sözü, Batı dillerinin kelime dağarcığına, Dante tarafından kullanıldığı zaman katılmıştır. İlahi Komedya, Cehennem, 19. Kitap'ta, Dante kendini, "kötü assassin'in günahını çıkartan bir keşiş" olarak betimler. Eserin bu kısmında, günah çıkartan suçlu kafası aşağıda olarak canlı canlı toprağa gömülmektedir. Bu sebeple, mümkün olan en büyük suçu işlemiş olmalı; yani, özellikle dehşet verici bir günahın sahibi olmalıdır. Kötülük olgusuyla,"assassin - suikastçi" sözü arasında Dante tarafından kurulan bağ, kesinliği ve berraklığı güçlendirir ve işte bu anlamıyladır ki, "assassin" sözü tüm Batı dillerine yayılmıştır. [6]
Dünyanın Terörizm ile tanışması 12–13. Yüzyıllarda Haşhaşîlerin lideri Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesi’ni zaptı ile gerçekleşir. Haçlı Seferleri’nin başladığı ve Müslümanlar arasındaki savaşların da devam ettiği, Orta Doğu açısından savaş ve dehşet dolu yıllarda ortaya çıkarlar. Her terörist örgüt gibi dönemin büyük otoritesini reddeder ve hepsinde gözlemlenmese de tarih boyunca terörle çözülmek istenmiş büyük sorunlardan birini, mezhep-din çatışmalarını öne sürerek teröre başlarlar.[7]
Hasan Sabbah, Haşhaşîlerin (suikastçiler) kurucusudur. Hasan Sabbah’ın dönemin ileri gelenlerine suikastler düzenlemek için fedailerine haşhaş içirerek onları kontrol ettiği belirtilmiş, bu yüzden de kurduğu örgüte “Haşhaşîler” denilmiştir.[8] Marco Polo'nun 1273 yılındaki ziyareti ve bunu daha sonra kitabında, "Dağlar Şeyhi ve Aşişin'ler" olarak anlatması, Hasan Sabbah'ı ve yüksek bir vadide bulunan Alamut kalesini Batı'da bir efsane biçimine dönüştürmüştür: [6]
"...Şeyhin maiyetinde, gelecekte fedaileri olacak, on iki yaş civarında bir çok genç vardı. Onlara içmeleri için haşhaş veriliyor ve üç gün süreyle uyuduktan sonra dörtlü, onlu ya da yirmili gruplar halinde, şahane bir bahçeye bırakılıyorlardı.

Bahçede kendilerine gelen gençler, cennete geldiklerini sanıyorlardı. Etrafları müzik, şarkı ve rakslarla onları eğlendiren, gönüllerini hoş tutan genç kızlarla çevriliyordu. Gençlerin her türlü arzuları anında yerine getiriliyordu. Öyle ki, kendi rızalarıyla bu bahçeden ayrılmayı kesinlikle istemiyorlardı."

"Şeyh, bir düşmanını öldürtmek isteyince, gençlerden birini yanına çağırtıp "cennete geri dönebilmen için, düşmanımı öldürmelisin" diyordu. Böylece, katiller gidip hevesle, gönüllü olarak görevi yerine getiriyorlardı."
 [9]
Ancak Orta Çağ İslam Tarihi konusunda dünyanın önemli üniversitelerinde görev yapan uzman tarihçiler, erken dönemlerde ortaya çıkan, geniş bir alana yayılmış olan ve bazı tarihi roman yazarlarının eserlerini süsleyen bu sıradışı Cennet Bahçeleri hikayesinin neredeyse tamamen gerçek dışı olduğunu belirtmektedir. Çünkü tarikatın faaliyet gösterdiği dönemde yaşamış olan hem İsmaili hem de Sünni tarihçilerin (Cüveyni, Reşidüddin) eserlerinde böyle bir söyleme rastlanmamaktadır. Ayrıca Haşhaşî ismi tarihi belgelerde sadece Suriye İsmailîlerini nitelemek amacıyla kullanılan yerel bir addır. İran İsmailîleri için hiçbir belgede bu isim kullanılmamaktadır. Tarihçilere göre bu isim tarikat üyelerinin eylemlerine bir açıklama getirme çabası yerine, alaycı bir yaklaşımla onların garip inanışlarını ve abartılı tavırlarını küçümsemeye yönelik bir ifadedir. Bunun yanında "Dağın Şeyhi" (Şeyh-ül Cebel) tabiri de Suriye'ye özgüdür. İran İsmailîlerinin lideri için tarihi belgelerde böyle bir isimlendirmeye rastlanmamaktadır. Ayrıca tarihçiler Haşhaşînlerin öleceklerini bile bile yaptıkları suikast eylemlerinin dini bir bağnazlık ve aşırı bir imana dayandığını, günümüzün gelişmiş dünyasında da en eğitimli, bilinçli terörist örgüt üyelerinin de din söz konusu olduğunda intihar eylemleri gerçekleştirebildiklerini belirtmektedir.[10]
Haşhaşîler, Hasan Sabbah’ın kurduğu şiddet uygulayan bir teşkilattır. Selçuklular döneminde, bir tür intihar eylemi tekniği ile bir çok devlet adamına suikast düzenlemişlerdir. Açıktan savaşmak yerine suikast düzenleme yöntemini benimsemişlerdir. Haşhaşîlerin en önemli özelliği gizli cemiyet biçiminde örgütlenmiş olmalarıdır. Liderlerine mutlak suretle itaat göstermek, emredilen her şeyi yerine getirmek esastır. Militan müritler: canları pahasına adam öldürme görevini alan bu kişilere unutkanlık, sarhoşluk veren içkiler içiriliyor, bir tür hipnoz haline getiriliyorlar ve yapacakları eylem karşılığında cennet vaat ediliyordu.[11]
Tasavvufun, en iyi bilinen mistik simgeciliğinin büyük bölümü, genellikle Ömer Hayyam'ın Rubaileri sayesinde herkesin öğrendiği kadarı, İsmailîler tarafından sahiplenmiştir. Şia ile tasavvufu, şaşırtıcı ve benzersiz biçimde kaynaştırarak, kendi şeyhlerine sıkı sıkıya bağlı kapalı bir mistik topluluk oluşturmuşlardır. Diğer taraftan, mistik esrikliğe ulaşmak için haşhaş ya da başka uyuşturucuların kullanılması tasavvufta olağan uygulamalardandır.[6]
Esrar çekmek, birçok tarikatta, özellikle batınî tarikatlarda görülen bir husustur. Haşhaş dalı motifi de 20. yüzyıla kadar Anadolu mezar taşlarında karşımıza çıkmakta ve "cennet"i simgelemektedir.[12][13]
Haşhaşîler, eylemlerinden sağ çıkmak kaygısı taşımazdı ama fiilen kendilerini de öldürtmez ya da öldürmezdi. Aynı şey, 1980- 88 İran- Irak Savaşı’nda düzenli orduya yol açmak için mayın tarlaları içinden ceplerinde sadece cennetin kapısından girişlerini sağlayacak pasaportlarıyla geçen İranlı çocuk askerler için de söylenebilir.[14]
Hasan Sabbah’ın fedailerinden önce de politik çıkarları için eyleme geçen gruplar olmuştur fakat Haşhaşîlerin suikastı işledikten sonra olay yerinden kaçmayıp kendilerini feda etmeleri tamamen korku uyandırmak için yapılmış eylemler olup, terörizmin “korku salma, dehşete yol açma”tanımlamalarıyla birebir uyuşmaktadır. Ayrıca grup içerisindeki hiyerarşi, eğitim ve Hasan Sabbah’ın Orta Doğu’daki liderlerle görüşmelerindeki tavrı da günümüzün terör örgütleri ile benzeşir. Bu nedenlerle Haşhaşîler çoğu kesim tarafından ilk terörist örgüt sayılmaktadır.[7] Son derece disiplinli ve sistematik bir gruptan oluşan örgüt, bugünkü dinsel nitelikli terörist örgütlenmelere de ilkel bir model teşkil etmiştir.[15][16]
Suikast eylemini bir sistem ve ideoloji haline getiren ilk topluluk olan Haşhaşîler, faaliyetlerini, yaygın olan inanışın aksine haçlılara karşı değil, bir düzenbaz olarak gördükleri (ve kendilerini yolsuzlukla suçladıkları) Müslüman yöneticilere karşı yürütmüşler ve kendilerini, Arapçada kendini bir dava uğruna feda etmeye hazır manasına gelen fedailer olarak tanımlamışlardır.[17][18]
Hasan Sabbah ve Haşhaşîler, dini terminolojinin siyasal çıkarlar için retorikleşmesinin ünlü bir örneğidirler.[19] Yakın dönemde de dinsel kavramların retorikleşmesinin birçok örneği görülmüştür. 1991’deki Körfez Savaşı sırasında Saddam Hüseyin’e karşı Amerika’nın başını çektiği koalisyona katılan Müslüman ülkelerin liderleri, bu davranışlarını meşrulaştırmak için din adamlarından fetva almışlardır.[20] Diğer yandan, Usame bin Ladin, Müslüman din adamlarının fetvaları ile yapılan Körfez Savaşı’nı, Amerika’ya karşı verdiği mücadelenin (cihadın) nedenlerinden biri olarak göstermiştir.[21]
Bilinen başlıca Haşhaşî suikastleri şöyledir:
  1. Selçuklu veziri Nizamülmülk (16 Ekim 1092)
  2. İsfahan Müftüsü, Keramiyye tarikatı lideri, Bayhan valisi (1101-1103)
  3. İsfahan kadısı Ubeydullah el-Hatib, Nişabur Kadısı (1108-1109)
  4. Ahmet ibn Nizamülmülk'e suikast girişimi
  5. Kürt emir Ahmedil
  6. Fatımi Devleti ordular komutanı el Efdal (1121)
  7. Selçuklu veziri Muineddin Kaşi (16 Mart 1127)
  8. Abbasi halifesi Müsterşid (1134)
  9. İsfahan, Meraga ve Tebriz valileri ve Kazvin Müftüsü
  10. Abbasi halifesi er Raşid (6 Temmuz 1138)
  11. Selçuklu Sultanı Davud
  12. Kahistan, Tiflis ve Hemedan kadıları
  13. Humus hükümdarı Cenah-üd Devle (1 Mayıs 1103)
  14. Efamiye Kalesi hükümdarı Halef ibn Mülaib
  15. Selçukluların Musul Emiri Mevud (1113)
  16. Şam hükümdarı Böri (7 Mayıs 1131)
  17. Fatımi halifesi el Amir (1130)
  18. Trablus kontu II.Raymond (1140)
  19. Selahaddin Eyyubi'ye iki suikast girişimi (1174 ve 22 Mayıs 1176)
  20. Kudüs Latin Krallığı hükümdarı Montferratlı Conrad (28 Nisan 1192)
  21. Halep hükümdarının veziri Şehabeddin ibn-ül Acemi
  22. Antakyalı IV. Bohemond'un oğlu Raymond (1213) [10]
Haşhaşîler, Haricîlerden sonra İslam tarihinde bilinen en önemli terör örgütlerinden biridir. 1090 yılında Alamut Kalesi'ne yerleşen Hasan Sabbah tarafından oluşturulan örgüt, özellikle Selçuklu Devleti'ne karşı eylemler düzenlemiş ve başta ünlü Selçuklu veziri Nizâmü'l-Mülk'ün öldürülmesi olmak üzere çok sayıda terör eylemini gerçekleştirmişlerdir. Haricîler gibi Haşhaşîler de Şiiliğin marjinal bir kolunu oluşturmaktaydı.[1]
Hasan Sabbah Mısır’da bulunduğu dönemlerde İsmailiyye mezhebini benimsemiş ve Fatimi halifesi yanında görevlerde bulunmuştu. Ancak ileriki dönemde, halifenin büyük oğlu Nizar’ın hilafet makamına geçmesi için yaptığı çalışmalar nedeniyle yönetime ters düşecek ve Mısır’dan ayrılarak İran’a gitmek zorunda kalacaktı. 1090 yılında Alamut kalesine yerleşen Hasan Sabbah başta ünlü Selçuklu veziri Nizam’ül Mülk’ün katli olmak üzere pek çok terör olayını gerçekleştirecekti.[22][2]
Yaygın adlandırılmayla “Haşhaşîler” olarak bilinen, İslamiyet'in Şia anlayışından, İsmâilîyye mezhebi takipçilerinin tarihte isimlendirilmesi ve de algılanması pek çeşitlidir. Dr. Farhad Daftary'e göre kimi zaman hayali bir boyuta ulaşarak masal / efsane sınırlarında dolaşan bu isimlendirmeler çoğunlukla Sünnî merkezli algılayışa sahip din ve devlet adamları ile tarihçiler, daha sonra da Avrupa kökenli Haçlı kronikçileri başta olmak üzere, Haçlı Seferleri’ne katılmış olan asker ya da din görevlileri tarafından yapılmıştır.[23][24]
Mısır Fatımî halifesi el-Mustansır ile görüştükten sonra İsmailiye mezhebinin ateşli bir taraftarı olan Hasan Sabbah, Şiî Fatımî halifeliği adına propaganda yapmak için İran taraflarına gitti. 1090'da zaptedilmesi çok güç olan Alamut Kalesi'ni ele geçirerek teröre dayalı bir Bâtınî teşkilatı kurdu.[25] Muhaliflerini Dâî adını verdiği fedâileri tarafından kendine has yöntemlerle ortadan kaldırarak etrafa korku ve dehşet saçan Hasan Sabbah'ın bu teşkilatı, Büyük Selçuklu Devleti'nin yakılmasında da başlıca rol oynayan etkenler arasında yer almıştır.[26]
Peygamberden sonraki bütün yüzyıllar içinde İslamiyet’in karşılaştığı önemli sorunlardan biri de Batınîlik olmuştur. İslam dininin esaslı ilkelerini değiştirip, Sünni şeriatı kaldırmayı hedefleyen ve İslam’ın yürürlükteki düzenini bütünüyle benimsememekten kaynaklanan bu inanç biçimi, giderek Müslümanlık için ciddi bir tehdit haline gelmişti. Kendisine, Tevrat ve Zebur’un harflerinde birtakım gizli anlamlar olduğunu varsayarak bu kutsal kitapları istedikleri gibi yorumlayan, Yahudilerin (harflerin ebced değerini ön plana çıkaran) Cabbalisme (Kabalizm) akımını örnek alan Batınîlik; zamanın düzensizliklerine ve adaletsiz uygulamalarına karşı yeni bir düzen kurabilmek gereksinimini de içeriyordu.[22]
Alamut Batınîliğine bağlı olan Hasan Sabbah’ın fikirleri de bu inanç noktasında odaklanıyordu.Ona göre, akıl ve düşünce insanları ayrılıklara yönelten temel unsurdu. Bu nedenle herkes Allah’ın dünyadaki vekilliğini üstlenen İmama bağlı kalmak zorundaydı. İnsanların mutlu olmak için Batınî bilgiye ihtiyaçları vardı. Bu bilgiye de ancak kutsal ve seçkin imam ulaşabilirdi. Dolayısıyla insanların tek ibadeti imama bağlılık olmalıydı.[22]
İslam, bir mesih dini değildi ve bir kurtarıcı-mesih kavramına yer vermiyordu. Yine de, büyük olasılıkla Hıristiyan etkisi altında, İslam'da Peygamberin soyundan gelen bir kişi ya da yeniden dünyaya gelen İsa kişiliğinde, "imanın eskatolojik onarımcısı" yani "Mehdi" (Tanrısal Rehber) kavramı zamanla gelişmiştir. İsa'nın ortaya çıkmasıyla, "son yargı" dönemi başlayacaktır. İyiler cennete giderken, kötüler cehenneme atılacaklar; cennette ödüller, cehennemde ise cezalar olacaktır. Böylece öngörülen "Son"dan önceki dönem de oldukça karamsardır: Kabe yol olacak, Kurân sayfaları boş kağıda dönüşecek, Kurân'ın buyrukları belleklerden silinecek, Allah bile"Tanrısal Söz"ü (logos-kelam) terk edecektir. İşte o zaman kıyamet kopacaktır.[27]
Bâtînilik, farklı dönemlerin tarihsel yapıtlarda da onlar değişik adlar altında zikredilmiştir. En eskileri “Karmatia” ve “Bâtınîya” (Karmatiler ve Bâtınîler), daha sonrakiler “Sebbiye” ve “Talimiya”,“Haşhaşîler”“Sabbahiya”, günümüzde İran’da olanlara “Muradan-i Aga Han-i Mahallati” denilir. Orta Asya’da “Mullai”, Hindistan’da ise “Hocalar (Nizariler)” ve “Bohorolalar” ya da “Bohralar (Mustaliler)” gibi adlar almışlardır.
Bâtînilik, birçok kaynakta farklı isimlerle karşımıza çıkmaktadır. Batı ve Doğu kaynaklarında birçok isimle anılan ancak Bâtınilik adı ile yapılan çalışmalarda genel olarak bir kavram yada sıfat karmaşasının bulunduğu görülmektedir. Batılı kaynaklar Accini, Arsasini, Assai, Assasinni, Asessini, Hesesini, Heyssesini, Hashishin gibi isimleri [37] kullanırken, birçok Müslüman kaynakta Mülhitler, Zındıklar, Talimiye, Bâtınîye, Fedâîyi, Râfızi v.b. gibi isimleri kullanmışlardır.
İsmâilîlerin önceleri İran’da daha sonra Suriye taraflarında kurulan oluşumuna Nizari İsmâilîleri denilmiştir. Nizari İsmâilîleri adlarını Nizari’yi desteklediklerinden dolayı almışlardır. Bu mezhep, Hasan Sabbah öncülüğünde geliştiği için “E’s-sabbahiye” de denir. Bu mezhebe Hasan Sabbah eski düşünceleri yeniden canlandırdığı için “Ed-Davet’ül-Cedide” de denmiştir. Batılı kaynaklarda Bâtınîlere “Hasisiler” yada “Hasisi” de denmiştir. Hasan Sabah’ın çevresine topladığı gençlere haşhaş (afyon) içirmesinden dolayı bu ismin verildiği söylenmektedir. İsmâilîler için “Hashasiyya”tabiri ilk yazılı adlandırma h.517/m.1123 yılında Halife Al-amir adına zamanın Kahire’deki Fatımî rejimi tarafından çıkarılmış Nizari İsmâilî karşıtı risalede kullanılmıştır. Risalenin adı “Iga Sawai’ga al-irgham”dı. Bu risalenin 27 ve 32. sayfalarında Suriyeli Nizariler için iki kez “Haşhişiyya” deyimi geçmektedir. Hasan Sabbah’ın teşkilat elemanları yeniden doğuş inancı ile sınırsız itaat koşuluyla yetiştirilmiş birer fedâîydiler. Bu yüzden teşkilatın diğer bir adı “Fedayiün” olmuştur. Yine Batılı kaynaklar “Accini, Arsasini, Assasi, Assasinni, Asessini, Hesesini, Heyssesini, Hashishin” çok sayıda tabirini Nizari İsmâilîleri için kullanmışlardır. Ancak bu sözcüklerin nereden ve ne şekilde türediğine dâîr birçok yorum yapılmıştır. Bazı batılı araştırmacılara göre “Assasini”, Asssissani (el-sisani) sözünden bozmaydı taş hisarlarda oturan anlamındaki bu ad da Arapça kaya yada hisar anlamına gelen assissath (el sisa) sözcüğünden geliyordu. Yine başka bir araştırmacı,“Assasins, Arapçada bekçiler yada sır bekçileri anlamına gelmektedir” demiştir. Bazılarına göre ise, Hasis Assasins’ten türemiştir. Ancak Müslüman kaynaklarda bu isimlere rastlanmamaktadır. Özellikle Nizariye İsmâilîler için daha çok İsmâilîye, Nizariye, Bâtınîye, Mülhid,Talimiyye gibi tabirler kullanılmıştır. Buna rağmen 13.yüzyıldan sonra Suriye (Sam) nizarileri için bazen“Hashisi” terimini kullanmışlardır.[28]
Hasan Sabbah tarafından kurulan Alamut Devletinin merkezi Alamut Kalesi'dir. Alamut Kalesi'nin sarp ve dik kayalıklar üzerine kurulduğu ve alınmasının imkansız olduğu belirtilmiştir. Alamut Kalesi'nin, dünya üzerinde “suikast” kavramının ilk ortaya atıldığı yer olduğu ileri sürülmüştür.[8]
Farsça sözlük olan "Burhân-ı Kâti’"‘âmût’ sözcüğünün anlamını ve açıklamasını şu şekilde yapmaktadır: ‘şahin, çark gibi avcı kuşların yuvası.’ Bir başka lügâtte de âmût, ‘yuva’manasındadır. Mesela Ferheng-i Raşidî’de âmût’u ‘yuva’ diye tanımlar ve ekler: Çok yüksek bir dağın doruğuna bir kartal yuvasını andıracak biçimde yapıldığından dolayı bu kalenin ismine Alûh âmût, ‘kartal yuvası’ denmiştir. Kalenin adının anlamı her ne olursa olsun- Kartal yuvası olması belki daha doğal ve muhtemeldir- yazımının bu şekilde olduğuna dair hiçbir şüphe yoktur. Çünkü tarihsel olgu ve gerçekler bize, yazımı oluşturan harflerin sayısal değerlerinin, Hasan b. Sabbah’ın kaleyi aldığı yılın tarihini verdiğini göstermektedir. Bu bağlamda bir gerçektir ki Haşişî / suikastçı kurumunun kurucusu olan Hasan b. Sabbah bu durumu büyük bir din ve düzen propagandası olarak kullanmıştır. Bölge onun tarafından 6 Receb, 483 (4 Eylül 1090) yılında alınmıştır. Harflerin ebced değerlerinin toplamının bu yıla denk gelmesi, imlânın bu şekilde olduğunun göstergesidir.[29]
توماهلا= Aluhâmût
40064015301= 483
Hasan Sabbah’ın amacı Selçuklu Devleti’nden intikam almaktı. Bunun için devlet sarayından kovulma mevzusundan dolayı Nizamülmülk ve Sultan Melikşah’ı öldürmek istiyordu. Hasan Sabbah, gençlik yıllarında bir şeyhin ona haşhaş içirmesiyle haşhaşın büyük etkisinde kalmıştı. Haşhaşla birçok kişiyi kandırabileceğini o zaman anlamıştı. Alamut Kalesi’ni aldıktan sonra Hindistan’dan haşhaş meyvesini getirdi. Dünyanın dört bir yanından köle pazarlarında satılan güzel kadınları aldı. Başlarına bir hanım ağası koyarak onların yetişmesini sağladı. Hasan Sabbah, çok geçmeden Alamut’a yakın küçük kaleleri de ele geçirdi. Hazar Denizi’ne yakın büyük bir kale almıştır. Hasan Sabbah’ın bu başarılarını duyan diğer İsmailiye tarikatına mensup erkekler, Alamut Kalesi’ne akın etmeye başladı. Haşhaşîler kısa sürede güçlenirken Melikşah Nizamülmülk’ü büyük vezirlikten almış, sıradan bir vezir yapmıştır.[4]
Melikşah varisin kim olacağına karar verirken, tarih 1092 yılına gelmiştir. O zamana kadar eğitilen fedailerden birisi olan İbn-i Tahir, Nizamülmülk savaş hazırlığı yaparken çadırına öğrenci kılığına girip onu öldürmüştür. Haşhaşîler’e (suikastçilere) yapılacak büyük sefer böylece başlamadan bitmiş olacaktır. Çok geçmeden yine Haşhaşîler tarafından Melikşah da öldürülmüş,Selçuklular’ın çöküşü hızlanmıştır. Daha sonra Sultan Sencer, Haşhaşîler’e (suikastçiler’e) bir saldırı yapmayı planladıysa da uyandığında yastığına saplanmış hançeri ve mektubu görünce vazgeçmiştir. Mektupta “İster bizimle ilgili planlarını gerçekleştir, ister bizi rahat bırak, yatak odana kendi evimmiş gibi girebiliyorsam arkanı sağlam tut. İbn-i Tahir”.[4]
Selçuklular çöküşe geçtikten sonra Haşhaşîler İran’ın kuzeyi, Güney Asya, Orta Asya, Doğu Anadolu, Güney Anadolu ve Irak’ın kuzey bölgelerinde hakimiyet kurmuştur. İran kökenli bu örgüt, bölgeyi hakimiyetinde bulunduran ve İsmailîler'i baskı altına almaya çalışan Selçuklular’la mücadele etmek amacıyla cinayeti sistemli bir saldırı aracı olarak kullanmaya başladılar. Hedef aldıkları kişiyi öldürme konusunda çok titiz ve başarılıydılar. Eylemlerinin başka kayıplara yol açmama, masum olarak gördükleri diğer bireylere zarar vermemesi konusunda çok dikkatli davranırken, etrafa saldıkları korkuyla elde ettikleri etkin nüfuzu koruyabilmek için cinayetleri genelde halka açık mekanlarda, bilhassa camilerde işlemeyi tercih ediyorlardı. Hedeflerine kılık değiştirerek yaklaşan Haşhaşîler, kurbanlarına kurtulma olasılığı tanımamak için zehir, ok ve yay gibi araçlardan kaçınıp, hançer kullanmayı tercih ediyorlardı. Hiçbir koşul altında intihara girişmeyip hep yakalandıkları kişiler tarafından öldürülmeyi yeğlediler.[4] Uzmanlar bunu Haşhaşîlerin eylemlerine ayinsel bir hava katmak ve insanları korkutma, etkileme amacıyla bu şekilde yaptığını düşünmektedir. Haşhaşîlerin bu eylem biçimi Batılılar tarafından günümüzün Müslüman intihar eylemcileri ile ilişkilendirilmiştir.[10]
1074 yılında, ermeni asıllı Akka valisi Bedr ül Cemali, halifenin çağrısı üzerine, ordusuyla birlikte Suriye'den Kahire'ye gelir ve kontrolü ele geçirir. Bu andan itibaren, halife el-Mutansır'ın gücü tümüyle sınırlanır. Gerçek yönetici ordu komutanıdır, artık Fatımi halifeleri birer kukla olmaktan öteye gidemezler. Halife el-Mutansır'ın 1094 yılında ölmesi üzerine, yeni ordu komutanı Bedr ül Cemali'nin oğlu el-Efdal, el-Mutansır'ın oğlu Nizar'ın halife olmasına karşı çıkar ve onun yerine Nizar'ın kardeşi el-Mustali'yi halife yapar... Doğu'da, İran'da bulunan İsmaililer bu oldu bittiyi kabul etmezler, el-Mustali'nin halifeliğini reddederek Kahire ile tüm ilişkilerini keserler. Fatımi egemenliğine böylece karşı çıkan bu grup, Nizar'a bağlı olduklarını ilan eder. İşte bu sebeple, tarihte sonradan Haşişiler olarak ün salacak olan bu yeni akımın üyeleri, ilk zamanlarda Nizari İsmaililer olarak bilinirler.[6]
Hasan Sabbah müritlerine “Biz sadece bir kişiyi öldürmekle kalmayıp, bin kişinin kalbine de korku tohumları ekeceğiz.” demiş ve Haşhaşîler’e kurbanı öldürdükten sonra kaçmamalarını, durup beklemelerini tembihlemiştir. Cinayeti de hemen işlememelerini söyleyip kurbanı en iyi biçimde tanıyıp alışkanlıklarını en ince şekilde öğreninceye kadar beklemelerini de söylemiştir. Selçuklular, Haşhaşîler’in Alamut Dağı’ndaki kalesini defalarca kuşatmış fakat alamamışlardır. Haşhaşîler; Moğol istilasından nasiplerini almış, 1256’da Alamut Kalesi’ni, 1260 yılında Masyaf Kalesi’ni kaybetmiştir ama Haşhaşîler yine de durdurulamamıştır. 1277 yılında bir çok komutana suikast yapmışlar, yine aynı yıl Alamut Kalesi’ni kuşatmışlar fakat alamamışlardır.[4]
Haşhâşî hareketi dini anlayış farklılıklarıyla birlikte, baskıcı Arap Sünniliğine karşı Hint Avrupalı olan İran’ın tepkisi, İslam’ın yeni medeni düzenine karşı İran göçebe aristokrasisinin direnme teşebbüsü, büyük mülk sahiplerinin İslam’ın eşitlik prensibi karşısında kendi mülklerini korumak için tasarladığı aykırı hayat nizamı ve Selçuklu hâkimiyetine muhalif grupların genel bir reaksiyonu şeklinde açıklanmaktadır.[30] Hasan Sabbah’la ilgili temel problem, Alamut merkezli örgütsel bir yapı meydana getirerek egemen Sünni ortodoksisine meydan okumuş olmasıdır. Baskılara rağmen İsmâilî inanç öğretisinden vazgeçmeyen Hasan Sabbah, savunduğu öğretiyi genişleterek özgürlük, eşitlik ve paylaşımcılık üzerine Alamut merkezli Nizârî İsmâilî bir birlik meydana getirmiştir. Hatta bu oluşum, İsmail Kaygusuz’a göre “ortak çalışan, ortak kazanan, ortak harcayan ve ortak kazandan aş yiyen” insanların meydana getirdiği “özel mülkiyetin olmadığı” sosyalist federe bir cumhuriyet görünümündedir.[31][32]
Batılı tarihçilerin Haşhâşîler dediği bu terör teşkilatı, 12. yüzyılda faaliyetlerini Suriye'ye kaydırdı.[33] Şam’da halkın çoğunluğunu Şiîler oluşturmasına rağmen hakimiyet Sünnîlerin elindeydi. Bâtınîliğe karşı mücadelelerden sonra Mısır’da Şiîlik tamamen ortadan kalkacak, Şam’da bâtınî mezheplere mensup olan Dürzîler, Nusayrîler ve Haşhâşîler varlığını devam ettirecekti.[34]
Bu dönem Haçlı ordularının Suriye üzerine yapacakları seferler ve Selçuklu hanedan üyeleri arasındaki saltanat mücadeleleri sebebiyle İsmailiye hareketinin bu dönem yayılması için zemin çok müsaitti. Ayrıca Suriye ahalisi içinde öteden beri mevcut müfrid inançlara sahip olan büyük bir kısmının Bâtınî Dâîlerine (Haşhâşîlere) hüsn-ü kabul göstermeleri çok doğaldı. Nitekim kısa bir hazırlık devresinden sonra Suriye'de pek çok kaleyi ele geçiren İsmailîler, burada Alamut'a bağlı bir teşkilat kurdular.[33] Suriye Selçuklu Devleti Rıdvan'ın bile Haçlılara karşı İsmailîlerden yardım istemesi, onların kuvvetli bir teşkilata sahip olduğunu gösteriyordu.[25] İlhanlı hükümdarı Hülâgû'nun 1256'da İran'daki Alamut'u ve diğer bâtınî kaleleri ele geçirmesiyle halka dehşet saçan bu terör yuvaları susturulmuş oldu.[35][26] 1291’de Akka’daki son Frank kalesi de Memlukluların eline geçtiğinde, Haşhaşîler, ürkütücü bir masalın gölgesinden başka bir şey değillerdi.[36]
1256 yılında Alamut kalesinin, Moğol komutanı Hülagu tarafından yıkılmasıyla, Nizari İsmaili'lerin bir çoğu Afganistan'a, Himalaya'lara ve özellikle Sind'e kaçtılar...Bazı gruplar, zaten daha 11. yüzyıl kadar erken bir dönemde Hindistan'da etkinlik gösteriyorlardı. Burada, "Bohra"lar adıyla bilinen İsmaili tarikatı mevcuttu. Bu tarikatın kurucusu, henüz 1067 yılında, Cambay'a göç eden ve buradan Gujerat'a geçen, Abdullah adında bir Yemenliydi. Bugün de, Bohra'lar hala bu bölgede gizli varlıklarını ve güçlerini sürdürüyorlar.
Bir diğer büyük kol, bugün özellikle Pencap'ta etkin olan "Hoca"lar tarikatıdır. Bu tarikatın geleneklerine göre, kurucuları kuzeybatı Hindistan'a 13. yüzyıl başlarında gelen, "Satagut"(gerçek ışığın öğretmeni) adında bir Haşhaşîdir. Ağa Han önderliğindeki, çağdaş İsmaili'lerin dayandığı temel, "Hocalar" tarikatıdır ve doğrudan Nizari İsmaili'lerin yani Haşhişi'lerin soyundan gelmektedir. Bugün, Ağa Han, tam olarak Prens Kerim el-Hüseyni, Ağa Han IV., İsmaili'lerin, 49. imamı olup, doğrudan Hz. Muhammed'in soyundan geldiğini ileri sürmektedir. Tüm dünya üzerindeki tahmini yirmi milyon İsmaili'nin lideri olup, sadece bağışlardan oluşan, yıllık gelirinin, 1985 yılı için 75 milyon Sterlin olduğu açıklanmıştır.[6]

Kaynaklar

[1] Dr. M. Sadi Bilgiç, "Dindarlığın Birlikte Yaşam Algıları, Kurumlara Olan Güven ve Etnik Terör İle İlişkisi Bağlamında Ülke Güvenliğine Etkisi", Polis Bilimleri Dergisi, 2013, 15 (3), s.101.
[2] Prof. Dr. Zafer Cirhinlioğlu - Arş Gör. Erol Bulut, "Terör, Din ve Siyaset", Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Fırat University Journal of Social Science, Cilt: 20, Sayı: 2, Sayfa: 301-322, ELAZIĞ-2010.
[3] Amin Maalouf, "Samarcande", 2. Kitap: "Paradis des Assassins".
[4] Kaan Okumuşoğlu, "İlk Suikastçi Cemiyeti", Vakanüvis ODTÜ Özel Lisesi Tarih Kulübü Gazetesi, Şubat 1012, s.3.
[5] Arkon Daraul, "Secret Societies".
[6] Edward Burman, "The Assassins - Holy Killers of Islam".
[7] Onur Boran Duman - Ömer Faruk Gök - Abdurragıp Soylu, "Araştırma Dosyası: Terörizm", Sert Sessiz Dergi, Mart 2008, Sayı:3, s.24-25.
[8] Türk İslam Devletleri (ders kitabı), "Hasan Sabbah, Alamut Kalesi ve Haşhaşîler", Palm Yayınevi, Ünite 5, s.141.
[9] Marco Polo, "Alamut Ziyareti", (1273).
[10] Bernard Lewis, "Alamut Kalesi ve Hasan El Sabbah", Nokta Yayınları.
[11] Yrd. Doç. Dr. Necmettin Özerkmen, "Terör, Terörizm ve İslamcı Terör", Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi 44, 2 (2004), s.253.
[12] Beyhan Karamağaralı, "Sivas ve Tokat Mezartaşları", Selçuklu Araştırma Dergisi, 1970, s.29-33..
[13] Beyhan Karamağaralı, "Muhammed Siyah Kalem İmzalı Minyatürler Hakkında", s.182.
[14] Prof. Dr. Bernard Lewis, "İslam'ın Krizi", Haziran 2003.
[15] Yılmaz Altuğ, "Terörün Anatomisi", İstanbul 1995, s.9.
[16] Selma Ulutürk, "PKK Terör Örgütünün Siyasallaşma Girişimi ve Türkiye" (yüksek lisans tezi), Marmara Ünv. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul 2007, s.10.
[17] Bernard Lewis, "İslam’ın Krizi", (çev. Abdullah Yılmaz), İstanbul, Literatür Yayınları, 2003, s.124.
[18] Beyhan Gürbüz, "Dini Motifli ve Uluslararası Bir Terör Örgütü Olarak El-Kaide" (yüksek lisans tezi), Atılım Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı, Ankara 2008, s.19.
[19] Abdülkerim Özaydın, “Hasan Sabbah” maddesi, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, 16. Cilt (Türkiye Diyanet Vakfı, 1997) s. 348-350
[20] John L. Esposito, "Unholy War", (Oxford University Press, 2002), s. 34
[21] Caner Taslaman - Tomis Kapitan, "Terör'ün ve Cihad'ın Retoriği", İstanbul Yayınevi, İstanbul 2011.
[22] Yaşar Şahin Anıl, "Alamut Terörünün Kaynakları ve Hasan Sabbah", Gendaş Yayıncılık, İstanbul 2003.
[23] Farhad Daftary, "Alamut Efsaneleri", Çeviren: Özgür Çelebi, Yurt Kitap-yayın, Seri: Sır Metinler 7, Ankara Eylül 2008, 1. Baskı, ISBN 978-975-9025-57-1
[24] Onur Kutlu Şentürk, "Farhad Daftary ve Alamut Efsaneleri", Tarih Okulu dergisi, Sonbahar 2009, Sayı 5, s.229-235.
[25] M. Altay Köymen, "Selçuklu Devri Türk Tarihi", Ankara 1982, s.210.
[26] Süleyman Özbek, "el-Melikü'z-Zâhir Rüknü'd-din Baybars Zamanı Memlük Devletinin Dini Siyaseti", s.298-299.
[27] Encyclopaedia Brittanica.
[28] Ayse Atıcı, "Hasan Sabbah ile İlk Halefleri ve İran Nizârî İsmâilîleri" (yüksek lisans tezi), Ankara Üniversitesi Tarih Anabilim Dalı, Ankara 2005.
[29] A. Houtum - Schindler, "Alamût, Amût", çev. Onur Kutlu Şentürk, Tarih Okulu, Mayıs-Ağustos 2010, Sayı VII, 165-166.
[30] Prof. Dr. Bernard Lewis, "Haşhaşîler", Çev. Ali Aktan, Sebil Yayınları, İstanbul 1995, s.118-119.
[31] İsmail Kaygusuz, "Hasan Sabbah ve Alamut", Su Yayınları, İstanbul 2004, s.11.
[32] Dr. Halil Aydınalp, "Sosyal çatışma ve Din", T.C. Uludağ Ünv. İlahiyat Fak. Dergisi, Cilt: 19, Sayı: 2, 2010, s. 187-215.
[33] Prof. Dr. Bernard Lewis, "İsmailîler" maddesi, İslam Ansiklopedisi.
[34] Prof. Dr. İsmail Yakıt, "İşrak Filozofu Sühreverdî Maktûl ve Eserlerindeki Üslup ve Belağat"(doktora tezi), Süleyman Demirel Ünv., Isparta 2001, s.XXI-XXII.
[35] Bertold Spuler, "İran Moğolları", Ankara 1957, s.60-61.
[36] Muhammed b. el-Muhtar eş-Şankıti, "Haçlı Savaşlarının Etkisi Altında Sünni - Şii İlişkileri"(The Crusades’ Impact on Sunnī Shī‘a Relations), çev. İdris Çakmak, İlim Yurdu Yayıncılık, İstanbul, ISBN: 978-605-5793-69-2.
[37] Farhad Daftary, "İsmâilîler Tarih ve Kuram", Çev. Ercüment Özkaya ,Ankara ,2001,s.39.